Ana Sayfa GÜNCEL Dünyanın Sahnesi Venedik

Dünyanın Sahnesi Venedik

yazan Damla Asena

-1

Rüzgârın yönü değişti. Kanalların kesif kokusu içeri gelmeye başlayınca anlaşılırdı. Yaşlandıkça daha ağır çalışır olmuştu. Son kez pis kokulu yağı toz boyanın üzerine damlattı, ihtiyacı olan biraz yeşildi. Ağır ağır yedirdi yağı boyaya, kalkıp ayaklarını sürüye sürüye pencereye doğru gitti, şöyle bir sokağa baktı. Sokak taşlarının araları hep su doluydu, çalışırken yağmur yağmıştı anlaşılan. Unutup elini kafasına götürdü, başı kaşınmıştı. Tek tük uzun yağlı saçlar, kırışmış ve lekelenmiş kafasının üzerinde birkaç kez dolaştırdı eğri büğrü tırnaklarını. Ellerindeki boyanın başına bulaşacağı ihtimali aklına bile gelmedi. Pencereyi kapadı; ama koku hala odadaydı, yerleri sürüyen pelerininin eteğini tahta yer döşemelerinin üzerinde biraz gevşemiş duran çiviye taktırdı, hoş bir sesle kolayca yırtıldı eski kumaş, o duymadı. Artık pek de iyi işittiği söylenemezdi. Belindeki kuşağı biraz gevşetti çalışmaya başlamadan önce, tatlı bir uyku hali geldi; son kez. Başı yeşil boyanın kenarına düştü. Son yaptığı maskeyi eğreti koymuştu, normalde düşüp kırılması beklenirdi; ama ona bir şey olmadı.

-2

Kadın eteklerini tutarak nemli basamakları ağır ağır indi. Kesif bir rutubet kokusu. Unlar hep böceklenmiş; çeke çeke yukarıya çıkardı, her basamakta tahtaya çarpan un çuvalının sesi üst katta uyuyan kocasını uyandırdı. Adam esnerken ağzı sola doğru seyirtti. Mesanesinde bir ağrı. Odanın diğer köşesine uykulu gözlerini elinin tersiyle ovuşturarak gitti, teneke kaba işedi, tekrar yatağa döndü, yorganı açık unutmuş yatak soğumuştu, yorgana sıkıca sarındı. Kadın unu eledi, elenmiş una şöyle bir baktı; tamamdı. Eleğin içinde kalanları dışarıya şöyle bir silkeledi, onu duvardaki yerine geri astı.

-3

Elindeki rulo kağıtları siyah pelerininin iç cebine koydu, üçgen şapkasını kafasına iyice oturttuğu gibi kendini binadan dışarı attı genç adam. Yaralı sağ ayağı hala sızlıyordu. Maskesini değiştirebilirdi; ama yürüyüşünden tanınabileceğini biliyordu, kendini toparladı, daha önce saymıştı San Marco’yu kiliseden dümdüz denize doğru geçmesi altı yüz on iki adım ediyordu, üç yüz on bir, üç yüz on iki, üç yüz on üç… Ve nihayet köşede bekleyen kadını gördü, ruloyu eliyle yokladı, kâğıdın üzerindeki formüllerin dağılmamış olmasını diledi. Mürekkebin kurumasını beklemeye vakit kalmamıştı. Kadına iyice yaklaşınca gözbebeklerinden tanıdı, o değildi. Köşeyi döndü, duvara yaslandı. Kaç saattir yemek yemediğini ancak o bir anlık soluklanmada hatırladı. Gün ağarmaya başlamıştı. Geldiği yöne doğru baktı; iki kişi. İki kadın kıyafetli. Ama Venedik’te asla emin olamazdınız; maskelerin gerisindeki yüzlerden veya sokakların nerelere açıldığından.

-4

“Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi; çünkü doğru yol yitmişti” diye başlamış Dante İlâhî Komedya’ya. Tüm geçitleri, köprüleri, dönüp dolaşıp kendinizi aynı yerde bulduğunuz sokaklar, yüzler yüzler yüzler, dipleri çürümüş binalardan yukarısı muhteşem Venedik; bir zamanların Doğu’ya açılan kapısı. Sahile bakarken ipek, inci, değerli taşlar, baharat, yağ ve yolcu dolu gemiler görüyorum sanki. Tüccarlar, işçiler, iyi giyimli kadınlar, köylüler, kaçaklar ve tabii denizciler. İstanbul’dan geliyorlar, İstanbul’a gidiyorlar. Yazamayacağım kadar çok hikâyeler görüyorum, bütün detaylarıyla; arkadaşlarım kolumdan çekiştirmeseler kalabalığa karışmaya hiç niyetim yok.

-5

Venedik herkesin şehri gibi; bir maskenin arkasına saklanıp her şeyi yapabilecek herkesin şehri. Belki Dante de burada yitirmişti doğru yolunu. Aklıma bin yılların hikâyesi geliyor: Platon’un Devlet’inin ikinci kitabında bahsedilen çoban; Lidyalı Gyges’in hikâyesi.
Hikâye Glaukon’un ağzından anlatılır: “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar her ay sonunda olduğu gibi krala hesap vermek üzere toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururken yüzüğün taşını farkında olmadan avucunun içine çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince yine göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[1]

-6

Bu hikâye kafamda dönüp duruyor Venedik’te. Soru dönüşüyor: Bir maskenin arkasına gizlenip kimsenin sizi tanımayacağını bilseniz, neler yapardınız?

Belki de bir sahneye çıkardınız.
Kendimi ilk hatırladığım zamanlarda bile opera var aklımda. Çocuk aklımla bana dünya kadar büyük gelen bir salon, tavan işleri, duvar resimleri, kapısından içeri girer girmez dünyanın değiştiği büyülü bir yer. Annem orada evde olduğundan farklı. Değişik giysiler giyiyor, şapkalar, maskeler takıyor, dudaklarını boyuyor. Adamlar ve kadınlar hep farklı. Şarkı söylüyor, dans ediyor, bir kılıktan ötekine girip kahkahalar atıyorlar ve ben sessizce kırmızı kumaşlı koltuklardan birinde, her seferinde başka bir köşesinde salonun, heyecanla izliyorum kendilerini bu binaya kapatıp garip şeyler yapan insanları. Parfüm kokuları bulaşıyor, gelip öpen kadınların makyajları yüzümde kalıyor, kapıları tek başıma açmaya henüz gücüm yetmiyor. Bazen izleyen bir sürü insan oluyor, bazen kimsecikler yokken sahnede defalarca aynı şeyleri yapıyorlar. Ben localarda dolaşıyorum. Sesleri dinliyorum. Salonun her yerinde değişik duyuluyor sesler. Aynı sesler. Değişik duyuluyorlar. Oynuyorum sanırım, bir Balkon’a çıkıyorum, bir Fuaye’de buluyorum kendimi… Dinliyorum. İzliyorum. Bir maskeyle bir altın yüzüğün dünyasında kaybolmuş insanların hikâyesini…

Sonra sonra o çocukluğum büyüyor.
Adı Venedik;
-Adeta mücevherlerle bezeli bir gerdanlık-
Bir şehir oluyor.


[1] Platon, Devlet, İş Bankası Yayınları, Çev.: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Hypnoskop - En iyiyi yaşamaya başlayın

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul Et

error: İçerik korunmaktadır !!