Ana Sayfa GÜNCEL Plum Village’a Yolculuk

Plum Village’a Yolculuk

yazan Ürün Kurtiç

“Farkındalığın olması, yaşamın var olması anlamına gelir.” Thich Nhat Hanh

Birkaç yaz önce, Temmuz ayında, bir hayali gerçekleştirmek mümkün oldu. Dünyaca ünlü Zen üstadı Thich Nhat Hanh‘ın yanına, Plum Village’a gitme fırsatını buldum. Farkındalığın bir yaşam anlayışına dönüştüğü bu köyde, iki yakınım ile bilincimizin derinliklerine güçlü tohumlar eken bir meditasyon inzivasına katıldık.

1982 yılından bu yana varlığını sürdüren Plum Village komünü, Thich Nhat Hanh’ın -öğrencilerinin seslenişiyle Thay’ın- kurduğu dört farklı köyden oluşuyor. Fransa’nın kırsalında, Bordeaux’ya yaklaşık 80 km uzaklıktaki Lower Hamlet, bizim inziva alanımızdı. Hamlet denilen bu yerleşkeler çoğunluğu Vietnamlı, bir kısmı da Avrupalı olan Budist rahip ve rahibelerin yaşam alanı. Senede birkaç hafta ise bizim gibi bu hayatı deneyim etmek/yaşamak isteyenlere kapılarını açıp, meditasyon ve farkındalık pratiklerini öğrettikleri inzivalar düzenliyorlar.

Her ırktan, her inançtan onlarca çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, LGBT birey; herkes tam kendisi olarak, kendi bilinci ile daha yakından tanışmak isteğiyle bu köylere misafir olabiliyor. Komünün temel prensiplerinden biri “interbeing”. Bu derin kavramı Türkçe’ ye çevirmek zor; “birlikte/iç içe varoluş, eş-oluş veya bütünün bir parçasının bir diğerinin varoluşunu mümkün kılması” olarak özetleyebiliriz. Thay, bunu kitaplarında bir varlığın oluşunun, evrenin tüm diğer canlı/cansız elementleri ile iç içe geçişi şeklinde sıkça vurgular.

Plum Village için “Kingdom of Present Moment” diyorlar. Bundan daha iyi tanımlayacak başka bir isim ben de bulamazdım: “Şimdiki Anın Diyarı”.

Büyüleyici bir doğanın ortasında; kavak ormanları, lotus çiçeği kaplı göletler, dut ve çeşit çeşit erik ağaçlarının olduğu meyve bahçeleri, organik tarım yapılan “Happy Farm”, göz alabildiğine yemyeşil çimenler, her yandan fışkıran yabani karahindibalar… Tarlalar arasında eski taş köy evleri kalacak yerlere ve çeşitli meditasyon alanlarına dönüştürülmüş. Buradaki her şey sıklıkla insanı “tam olarak canlı olduğu tek an’a, tam bu an’a” gelmeye davet ediyor. Sabırla ve nazikçe…

 Katıldığım diğer meditasyon inzivalarından farklı olarak burada katı kurallar, yüksek beklentiler, iddialı sözler, inanç temelli ritüeller yok. Olduğumuz seviyede bizi özgür, açık ve hafif hissettirerek meditasyon ve “14 Temel Yaşam Farkındalığı” pratiklerini bizimle paylaşıyorlar. İşleyiş öyle yerine oturmuş ve güçlü ki hatalarımızın orayı bozmayacağını, dogmatik ve katı bir tavırla koruyucu olmaları gerekmediğini hissettiriyorlar.

Burada var olabilmek için illa onlar gibi olmak zorunda değilsiniz. Özgürlükçü bir yaklaşımla ve herkesin kendi sürecine saygı duyarak belirli temel prensiplerle yol gösteriyorlar. Örneğin, Plum Village vegan bir komün, ancak topluluğun orada yaşayan tüm üyelerinin bile tamamen vejetaryen olması 1982’den 2007’ye kadar zaman almış. Kimseyi zorla vegan yapmaya, yeminler ettirmeye çalışmıyorlar. Bunu bir yaşam anlayışı olarak sunuyorlar.

Böyle bir ortamda her sabah 6’da ilk meditasyon için salondaki minderlerde yerimizi aldık. Gün içinde her gün değişen farklı seansla, Dharma sohbetleri, yönlendirmeli derin dinlenme pratikleri, karşılıklı grup paylaşımları yaptık; almak isteyenler bazı inisiyasyonlar aldılar.

Bütün bu pratikler dışında aslında Plum Village da en etkileyici olan şey; hayatın alelade akışında gün boyu devam eden farkındalık pratikleriydi. Yani sadece oturup minderin üstünde meditasyon yapmamız beklenmiyor, yaşamın tüm parçaları aynı meditatif farkındalığın bir parçası olabilir deniyor. Bu bir deney; gün içinde zihnin sık sık dağıldığını fark ediyoruz ve Plum Village pratikleri bizi hep anın farkındalığına geri çağırıyor. Working meditation (çalışma meditasyonu), walking meditation (yürüyüş meditasyonu), eating meditation (yemek meditasyonu)

Bunlar arasında iki pratik beni çokça etkiledi; zamanla bilincimin derinliklerine değdiğini hissettim.

İlki ve belki de birçok kişi için en kuvvetli olanı: Mindfullness Bells (farkındalık çanları) idi. Köyün kilometrelerce uzanabilen her noktasına ulaşan ufaklı /büyüklü, güçlü/narin zil ve çan sesleri…

Plum Village’da yaşam pratiklerinden biri şudur; zaman zaman bir zil veya çan çalar. Böyle bir sesi her duyduğunuzda elinizde ne varsa veya o anda ne yapıyorsanız, yavaşça bırakırsınız. Ve durursunuz. Ses, tam olarak zihni “o an’a” davet eder. Önce bedeni fark eder ve derin doğal birkaç nefes alıp verirsiniz. Anı ve bulunduğunuz yeri tam canlılığıyla hissedersiniz. Köyün birçok yerinde, hatta orman içinde yürürken bile çeşitli zil ve çan sesleri duyulur arada bir. Herkes sözleşmiş gibi; yürüyorsa durur, yemek yiyorsa çatalını bırakır, konuşuyorsa sessiz kalır on-on beş saniye kadar.

 Birkaç gün sonra gün içinde nerede olursak olalım rastgele çalan farkındalık zillerine öyle alıştık ki sanki o anlar zihni toplamak, anın canlılığını hissetmek, nefesin tadına varmak, gökyüzünün enginliğinde süzülen bir şahini fark etmek için harika bir hediyeye dönüşüverir oldu.

Etrafta birçok yerde Japon zilleri olunca bunların yoga stüdyolarımızda bulunan benzerlerini hatırladım. Ve aklımdan şöyle bir yoga pratiği geçti: Mindfullness Bells Yoga seansı. Seansın içinde zaman zaman gelişigüzel şekilde bir çan sesi duyulduğunda, herkesin uyguladığı hareketi yavaşça bırakmasını hayal ettim. Rahat bir pozisyona geçerek farkındalığını tam “o an’a” geri çağırması, sadece bedenin ve zihnin dinginliğini, birkaç özgür nefesi deneyim etmesi… 10 saniyeliğine de olsa yoga pratiğinin ortasına gerçek meditasyon anları eklemek. Belki bir seansta bu sadece 4 veya 5 kez olabilir, daha fazla da değil.

Bu şekilde yapılan bir pratikte, uzmanın söylemesine gerek kalmadan nefes, beden ve an ile ilişkili derin bir meditatif farkındalık geliştirileceğini düşündüm. Plum Village’da buna alıştığımızda benim deneyimim gerçekten böyleydi. Ses o kadar güzel bir davetiye ki; söze gerek kalmadan beynin başka bir bölümüne sesleniyor, burada nörolojik bir iz bırakıyor. Böylelikle entelektüel veya rasyonel zihnin ötesinde bir noktadan pratikle eşleşiyoruz, uyumlanıyoruz.

Doğanın göbeğinde yaptığımız yemek meditasyonu ve her gün yapılan yürüyüş meditasyonları da benim için ilk olmamasına rağmen daha önce deneyim ettiklerimden çok daha kuvvetliydiler. Bunlara ayrıca daha uzun değinmek istesem de şimdi kısaca özetlemeye çalışacağım.

Asırlık, dev bir çınar ağacının altında, doğa ile iç içe yemek yenmesi mi acaba topraktan gelen ile kurduğum ilişkiyi bu kadar canlı hissettiriyordu? Bilmiyorum. Bu pratiği daha önce birçok kez yaptıysam da ilk defa derin bir memnuniyet duygusu ve doğallıkla deneyim ettim. Yemek meditasyonlarında enfes yiyeceklerin lezzetini yavaş yavaş çiğneyerek aldık ve bu bende sıkça teşekkür duyguları uyandırdı. Doğadaki her şeyin birbirinin varlığını destekleyişine ve bu muhteşem işleyişe bir teşekkür…

Yürüyüş meditasyonları ise; ayağımızın toprakla ilişkisini tanıyarak, nefes bilincini açık tutarak, bedenin hareketi ile etraftaki doğanın güzellikleriyle gözlerimizi yıkayarak her gün en sevdiğimiz pratiklerden birine dönüştü. Kimi zaman ormanlarda, kimi zaman köy yollarında, bazen bir hamletten diğerine yürüdük, bazen tarlaların yanından bir tepeye çıktık. Gökyüzünün enginliğine, yeşilin bereketine, doğadaki canlılara, güneşin batısına farkındalıkla yöneldik. Gün geçtikçe doğanın enerjisine zihnimiz uyumlandı, dinginleşti, düşünce bağımlılığı yavaş yavaş çözüldü. “Shunyata” denilen özgür zihin alanını gözlemleyebilir olduk. Bu kendiliğinden ve harika bir deneyimdi.

Şehir hayatında ihtiyaç duyulan alışkanlıklar yok oldu, aklımızdan çıktı gitti. Yasak olduğu için değil, gerçekten de beynimizdeki nöronlar arası ilişki farklılaştığı için bunlardan doğal bir şekilde uzaklaştık.

Bununla birlikte her dönüştürücü deneyim gibi bazı pratiklerin öncelikle içimde hafif tepki ve iritasyon uyandırdığını, “Bu bana uygun değil” dedirttiğini de duydum. Ama 10 yıldan fazla zamandır bu tür inzivalara katılan biri olarak, bu rezistans noktalarını fark etmenin, tepkiyi beslemek yerine yavaşça, bilinçle çözülmesinin önemini de biliyorum. O nedenle her rezistansı duyduğumda “Dur bakalım bu pratiğe ne kadar yaklaşabilirim” de diyerek oraya özenle yöneliyorum. Hafta tamamlanırken bu anlamda çeşitli barışmaları da yaşadığımı söyleyebilirim.

Kısacası Plum Village bizim zihnimizin derinliklerine tohumlar ekti. Kendi deneyimim şöyle ki, bu tür inzivalar ve eğitimler sonrasında her ne kadar insan kuvvetli bir enerji hissetse de bu ani etkinin bir bölümü oradan ayrılınca yavaş yavaş azalır. Kendi hayatınıza dönersiniz ve enerji yavaş yavaş sönebilir. Ancak daha iyi bildiğim bir şey de şu ki; derinlikli inzivalar ve eğitimler aslında tohum ekerler. Bu tohumlar, bilinç toprağının derinliklerinde yatan potansiyellerdir. Yoga gibi yavaş ve sabır isteyen bir süreçtir bu, o anda fark edilmez. Elinden geldiğince pratikle sulayıp, emekle besledikçe bu tohumlar kendi ritimlerinde yavaş yavaş canlanır, yeşerirler. Yıllar geçtikçe geriye dönüp bakarsınız ve katıldığınız bir eğitimdeki bir sözün/pratiğin gerçek anlamını bazen ancak o zaman görürsünüz.

Bazen derslerde de bunu söylüyorum: “Yoga, mikrodalgada çabucak ısıtılan değil, ağır ateşte yavaş yavaş pişen bir yemek gibi…” 5-10-20 sene bu yolda yürüyen herkes de buna katılacaktır sanıyorum. Gerçek yoga süreci zaman alıyor. Biz aslında yoga, meditasyon ve farkındalıklı yaşam pratikleri ile iç bilinç toprağını beslemeye, ekilen tohumları sulamaya devam ediyoruz. Filizlerin baş göstermesi için acelemiz yok. Toprağı çapalamak, ekmek, sürmek, sulamak bizim yoga pratiklerimiz. Hocalarımız ise tohum, güneş, su, topraktaki canlılar olarak bu süreci mümkün kılıyor. Birlikte varoluşun -interbeing- tam olarak bu olduğunu hissediyorum.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Hypnoskop - En iyiyi yaşamaya başlayın

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul Et

error: İçerik korunmaktadır !!