Ana Sayfa GÜNCEL Wes Anderson Sineması – 101

Wes Anderson Sineması – 101

yazan Merve Akartuna

Sabırsızlıkla beklediğimiz The French Dispatch filmi vizyona girmeden önce, çağımızın en ilginç yönetmenlerinden biri olan Wes Anderson’ın tarzını ve eserlerini sizler için yakından incelemek istedik.

1 Mayıs 1969 yılında Teksas, Houston’da dünyaya gelen Anderson, arkeolog bir anneyle reklam yazarı bir babanın kurduğu üç çocuklu ailenin ortancası. Kendisi sekiz yaşındayken ebeveynlerinin aldığı boşanma kararının; filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan üç çocuklu, dağılmakta olan aile temsiline esin kaynağı olduğu düşünülür. Babasının “Super 8” kamerasını kullanarak kardeşlerinin ve arkadaşlarının yer aldığı sessiz filmler çektiği çocukluk yıllarında, asıl hayalinin J.D Salinger gibi bir yazar olmak olduğunu ifade eden Anderson; filmlerinin bölümlere ayrılmış kitaplar gibi akan yapısıyla, hayallerini dönüştürerek gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz.

Houston’da özel bir okul olan St. John’s lisesinden, 1987 yılında mezun olan Anderson; yıllar sonra lisesine ikinci uzun metraj filmi olan ve eleştirmenlerce büyük övgü toplayan Rushmore’u çekmek için döner. Tıpkı Rushmore ‘un ana karakteri Max Fischer gibi, Anderson da St. John’s lisesinin -günümüzde ne yazık ki yıkılmış olan- Hoodwink Tiyatrosu’nda her bir repliğin önemli olduğu oyunlar sergiler.

Teksas Üniversitesinde felsefe okuduğu dönemde, bir yandan da küçük bir sinema salonunda makinistlik yapan Anderson; ikinci sınıftayken almaya başladığı senaryo yazımı dersinde, ilerleyen yıllarda birlikte hem senaryolar yazacağı hem de neredeyse her filminde oynayacak olan Owen Wilson ile tanışır. Uzun yıllar boyunca ev arkadaşı olan ikili, günlerce kırık dökük evlerinden çıkmadan sinema tarihinin başyapıtları hakkında tartışarak dostluklarını sağlam temeller üstüne kurarlar.

Owen Wilson ve Wes Anderson

Bottle Rocket isimli kısasını Owen Wilson ile kaleme alan Anderson, başrolünü de yakın dostuna emanet eder. Yapımcı James L. Brooks’un ilgisini çeken ikili, Brooks’un yardımı sayesinde kısa filmlerini Sundance Film Festivaline gönderirler ve Sundance’te filmin uzun versiyonunu çekebilecek fonu bulurlar. Böylelikle Anderson yönetmenlik kariyerine Bottle Rocket ile başlamış olur.

Sinema eleştirmenlerinin asıl ilgisini ise Rushmore ile çeker. Hatta öyle ki filmi izleyen Martin Scorsese kendisine hayran kalır. Verdiği röportajlarda Wes Anderson’nın yönetmenliğiyle kendisinin veliahtı olduğunu söyleyen Scorsese’ye şaşmamak gerek. İkisinin de yönetmen olarak işlerindeki titizlikleri düşünüldüğünde ve kendilerine has bir anlatı kurabilme güçleri göz önüne alındığında, Scorsese’ye hak vermemek elde değil.

Usta Yönetmen Martin Scorsese ve Wes Anderson

Wes Anderson sineması; Art Nouveau tonlarının hâkim olduğu bir restoranda, porsiyonlarının geometrik kusursuzluğuyla sizi alıp götüren bir fine-dining deneyimi yaşamak gibi. Önünüze gelen tabak, her katmanıyla eşsiz bir lezzet vaad ediyor. Üstelik aperatifinden ana yemeğine, salatasından tatlısına tüm mönü olağanüstü bir akışta birbirini tamamlıyor. Her çatalınızda yemekteki tüm tatları tek tek alabiliyorsunuz ve aynı anda oluşturdukları bütün sizi öyle tatmin ediyor ki zaman kavramınızı yitirip, restoranın dışındaki dünyanın varlığını unutuyorsunuz. İşte çocuksu ruhuyla yetişkinlere detaylı masallar anlatan Wes Anderson, sizi her filmiyle böylesine unutulmaz bir lezzet şölenine davet ediyor.

Fransız Yeni Dalgasının usta temsilcisi yönetmen François Truffaut’nun ortaya attığı “auteur” kavramına Wes Anderson sineması kapsamında değinmezsek olmaz.  Temel olarak; bir yönetmenin çağının popüler akımlarının peşinde koşmak yerine kendi anlatısını kurarak, başından sonuna her aşamasında filme hâkim olması ve onun çektiğini bilmeden izlesek dahi, onun çektiğini hemen fark edebileceğimiz şekilde kendine has alametifarikalarla dolu olması, bir nevi kendi zihinsel dünyasını filmlerinde açığa vurarak, eserleri art arda izlendiğinde bir bütünlük oluşturabilen yapıtlar sunan yönetmenlere auteur (otör) denir. İşte Wes Anderson; kullandığı renk paletiyle, hikâyelerini anlatırken tercih ettiği kamera kullanımıyla, izleyicisine en ince detayına kadar düşünülerek tasarlanmış bir dünyada oluşunu hissettirişiyle, simetriye olan takıntısıyla, anlatmayı seçtiği öykülerin kendi kişisel tarihine olan bağıyla tam bir auteur.

Kariyerindeki filmleri incelediğimizde açıkça yaptığı sinematografik seçimlerle, kendine has bir estetik geliştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta öyle ki gündelik hayatta karşımıza çıkan canlı tonlardaki simetrik peyzajlara “Accidentally Wes Anderson (Kazara Wes Anderson)” bile demeye başladık. Wally Koval’ın aynı isimli kitabının önsözünü de Wes Anderson’ın yazmış olduğunu belirtmeden geçmeyelim 😊.

Accidentally Wes Anderson kavramına güzel bir örnek

Dağılan ailelerdeki çarpık ilişkilere sıkça odaklanan Anderson’ın, çoğu zaman bambaşka renkler ve anlatım metotları kullanmış olsaydı bizi kederden efkârlandıracağına eminim. Belki de bu nedenle kimi zaman depresyondaki karakterlerini sıcacık çarpıcı renklerle bezenmiş sahnelerin katmanları arasına gizliyor. Ancak obsesif kompülsif bozukluğu olan birinin elinden çıkmış olabilecek kadar simetrik karelerde koşuşturan karakterleri, öylesine gerçek ve bir o kadar da masalsı ki izlerken kendimizi bir an kaptırsak hüzünlerini fark etmeden geçip gidebiliriz.

Wes Anderson Renk Paleti örneği

Öte yandan kışkırtıcı mizah anlayışıyla birleşen muazzam müzik kullanımı, yarattığı mikro evrenler içinde kaybolmamızı kolaylaştırıyor. Bu nedenle birtakım eleştirmenler tarafından kaçış sineması yaptığı söylense de yarattığı karakterler psikolojik olarak öylesine derin ki, kendi gerçekliğimizden kaçarken onların bocalayışında kendimizi yeniden buluyoruz.

Sinema eleştirmeni Matt Zoller Seitz’a göre, Anderson filmlerinde bizlere tanıttığı özel objelerle, mekânlarla, kıyafetlerle yarattığı karakterleri inşa ettiği mikro evrende gerçekçi bir şekilde konumlandırıp, varlıklarının canlılığının tanımlanmasına yardımcı oluyor. The Royal Tenenbaums’daki Chas ve oğullarının kırmızı eşofmanları ya da aynı filmdeki Margot’nun kürkü gibi… Moonrise Kingdom’daki Suzie’nin dürbünü, The Grand Budapest Hotel’deki Gustav H’in parfümü, The Darjeeling Limited filmindeki kardeşlerin bavulları ve The Life Aquatic with Steve Zissou’daki gemi; esasında bizlere karakterlerin zihnine girmemize, onlarla ilişki kurmamıza yardım etmekle kalmayıp onları “onlar” yapan, adeta filmin Wes Anderson filmi olmasını sağlayan detayları sunuyor.

Sinemacının bir diğer imzası ise çocuk karakterlerin güçlü, aklı başında, yetenekli, başarılı ve entelektüel anlamda filmdeki yetişkinlerden daha sağlam bir altyapıya sahip olmasıdır. Ebeveynleri ile anlaşmakta güçlük çeken bu çocuk karakterler; yetişkinlerin bencil, sorumsuz, inatçı ve yalanlarla dolu dünyalarına uyum sağlamakta güçlük çekerler. Filmlerinin ana çatışması genellikle bu olgun çocuklar ve Peter Pan sendromundan mustarip yetişkinler arasında kurulur. Ancak Wes Anderson uzlaşmaya inanarak hem çocuk karakterlerin hem de yetişkinlerin birbirine karşı adımlar atarak geliştiği, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümlenerek, geride bırakılan çarpık ailenin yeniden inşasıyla karakterlerine büyüme alanı tanır.

Öfkeli, isyankâr, depresif karakterlerinin kendilerini gerçekleştirmeye adım atarak özgürleştikleri anlatılar, bize göre Anderson sinemasının damakta bıraktığı eşsiz tadın ana notasıdır.

Eğer siz de bir hafta sonunuzu Anderson’ın pastel tonlardaki, simetrik, absürt mizahla tatlandırılmış, çok bilmiş çocukların yetişkinlere kafa tuttuğu zihin sarayında geçirmek isterseniz; aşağıdaki filmlerini hiç düşünmeden izleyebilirsiniz.

  1. THE ROYAL TENENBAUMS

Anderson’nın artık kültleşmiş filmi The Royal Tenenbaums, babaları tarafından çocukken terk edilmiş üç dahi kardeşin büyüdükçe je ne sais quoi cazibelerini korusalar da başarısız oldukları hayatlarını ve bunalımlarını olabilecek en Wes Anderson’a özgü mizahla anlatıyor. Parıldadıkları yıllarda takılıp kaldıkları için karakterler film boyunca sürekli aynı kıyafetleri giyiyor. The Grand Budapest Hotel’de ayyuka çıkan simetri takıntısı, bu filmde artık Anderson’nın imzası haline geldiği fark ediliyor. Anderson kendi yönetmenlik tarzını iyice oturttuğu bu filminde yer alan; Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson ve Ben Stiller belki de oyunculuk kariyerlerindeki en iyi performansları sergiliyor. Mutlaka izlemelisiniz 😊.

  • FANTASTIC MR. FOX

“Ben kimim? … Neden bir tilki? Neden bir at, böcek ya da kel kartal değilim? Bunu daha çok varoluşçuluk açısından soruyorum anlıyor musun? Kimim ben?” Anlaşılan Wes Anderson felsefe diplomasının hakkını vermek istiyor ki, pek çok filminde olduğu gibi- ancak ilk kez bu kadar net bir şekilde- karakterlerinin kendi varoluşlarını sorguladığını görüyoruz. Road Dahl’ın aynı isimli eserinden uyarlanan film bir stop-motion harikası. Senaryoda Anderson’a eşlik eden Noah Baumbach olsun, Mr. Fox’u seslendiren George Clooney ve Mrs. Fox’u seslendiren Meryl Streep olsun kelimenin tam anlamıyla karşımızda fantastik bir iş var.  Blutv, Mubi ve Amazon Prime üzerinden izleyebilirsiniz.

  • MOONRISE KINGDOM

Anderson ve Roman Coppola’nın senaryosunu kendi çocukluklarından esinlenerek kaleme aldığı Moonrise Kingdom, 2016 yılında BBC tarafından 21.yy’ın en büyük filmleri listesine dâhil edildi. 2013 yılında da En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını alan film, 12 yaşındaki âşık iki çocuğun gizli bir anlaşma yaparak doğada geçirdikleri macera dolu zamana ve onları bulmak için seferber olan telaş dolu kasaba halkına odaklanıyor. Anderson 12 yaşındaki biri için aşka dair herhangi bir şeyin adeta fantastik kurgu gibi hissettirdiğini söylediğini unutmadan izlemenizi tavsiye ederim. Özellikle yaş aldıkça aşka dair algımız esneyip bükülerek saf işlenmemiş halini kaybederek, kendi deneyimlerimize göre iyi veya kötü bir şekilde eviriliyor. Çocukluğunuzda hissettiğiniz o olağanüstü yoğun duygunun nostaljisine kapılmanıza neden olacak bu efsaneyi tekrar tekrar izlemek isteyeceğinizden emin olabilirsiniz. Mubi kataloğundan ulaşabilirsiniz.

  • THE GRAND BUDAPEST HOTEL

Üç farklı zamanda geçen film, iki dünya savaşının arasındaki bir dönemde, Avrupa’nın hayali Zubrowka şehrinde bulunan Büyük Budapeşte Oteli’nin görkemli zamanlarına odaklanıyor. Gustave H., otelin işleyişini kusursuz bir profesyonellikle sürdüren, her bir müşterisinin ihtiyaçlarını hassas bir şekilde karşılayan titiz bir konsiyerj görevlisidir. Günün birinde otele komi görevlisi olarak Zero Mustafa isimli genç bir adam gelir ve kısa zamanda aralarında izlemesi inanılmaz keyifli bir dostluk peyda eder. İkili birbirlerinin sırdaşı olurken Zubrowka amansız bir savaşa doğru sürüklenmektedir. Hızı kesilmeyen filmin her sahnesi öylesine renkli ve öylesine iyi tasarlanmış ki sanki Anderson stop-motion filmlerinde olduğu gibi devasa bir oyuncak bebek evi inşa etmişte, oyuncular da onun içindeki figürler gibi bulundukları ortamın ayrılmaz birer parçasına benziyorlar. Tasarlanmış bir mikro evrende olduğunuzu sürekli hatırlatan film, bu nedenle kimileri tarafından eleştirilse de bence tam da bu yüzden, şimdiden kült mertebesine göz kırpıyor. Hayranlıktan ağzımız açık izlediğimiz The Grand Budapest Hotel’i eğer hala izlemediyseniz, bahaneniz ne inan bilmiyoruz!

Keyifli Hafta Sonları!

(Kaynak: Screenrant, No Film School)

.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Hypnoskop - En iyiyi yaşamaya başlayın

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul Et

error: İçerik korunmaktadır !!