Ana Sayfa SAĞLIK + MUTLULUKBEDEN Yoga, Hindistan Yolculuğu ve Ayakkabılarım

Yoga, Hindistan Yolculuğu ve Ayakkabılarım

yazan Ürün Kurtiç

-1- 

Yoga‘ya yeni başladıysanız veya birkaç senedir yoga yapıyorsanız, her şey harika gibi gözükebilir. Yoga seansına katılırsınız ve çıkışta çoğunlukla keyifli, hafiflemiş ve bazen de müthiş hissedersiniz. Ben de öyleydim 🙂

 Londra’nın keşmekeşinde ve oldukça hızlı bir hayatın içinde, yoga bana eşsiz bir alan açıyordu. Kendimle daha sağlıklı bir ilişki kuruyordum, stres atıyordum ve kuvvetleniyordum. Bu hisler öyle güçlendi ki, bir yoga stüdyosunda bulduğum bütün atölye çalışmalarına katılmaya başladım. Yoga 1,2,3 diye tüm seviyeleri tamamladım. Meditasyonyoga felsefesiayurvedayogik ritüeller vs. Hatta bir yoga ashramında Swamilerin davetiyle yarı zamanlı yaşar oldum. Ve her şey ne kadar da güzel gidiyordu. Ta ki bir gün çok saygı duyduğum bir hocam bana dönüp “Sen yoga eğitmeni olmalısın” diyene kadar…

 O zamanlar yoga eğitimleri böyle yaygın değildi ve bu bir ihtimal benim aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu ilk söz birkaç sene daha kulağımın kenarında kaldı. Ama bu öneri farklı hocalarımdan gelmeye devam etti. Ve bir gün Londra’daki yoga okulumun Hindistan’da düzenlediği Uzmanlık Programının broşürünü gördüğümde bütün hücrelerimle oraya gitme heyecanı içinde buldum kendimi. Broşürde, beyaz bir Hint sarayının işlemeli teraslarında, geçen senelerdeki yoga öğrencilerinin fotoğrafları vardı. Programın yapılacağı şehrin adı kulağıma nefis, mistik bir şarkı gibi geliyordu: Vrindavan!

 Büyülü şehir Vrindavan‘a gidecektim ve yoganın derinliklerini, hocalarımla yoganın anavatanında yaşayarak öğrenecektim. Londra’daki evimi barkımı kapamaya, tasımı tarağımı bağışlamaya, belirsiz bir süreliğine Hindistan’a gitmeye, hatta yerleşmeye karar verdim. Ne de olsa kaç senedir bütün Hint ritüellerini-kültürünü öğrenmiştim ve Sanskritçem bile hiç fena değildi.

-2-

Yaklaşık 30 yoga öğrencisini taşıyan otobüsümüz toprak, asfalt karışımı yolda durdu ve yolun bu kısmına tabanvay devam edeceğiz mesajını aldık. Vrindavan kasabasına bir otobüsün gireceği genişlikte yol olmadığı için son 1 km’yi yürüyecektik ve çantalarımız bir çekçek ile kalacağımız yere götürülecekti. Şaşkınlıkla indik, köye ilk giriş anımız sarsıcıydı. Gerçekten Orta Çağ’a ayak basmıştık. Burası 1400’lerden bir gün bile almamıştı sanki. Köyden büyük kapılarla ayrılan sarayımız da öyle… Fotoğraftaki photoshop ile temizlenmiş duvarlar, gerçekte ne yazık ki o ihtişamını çoktan geçmişte bırakmıştı.

Iskcon Tapınağı – Vrindavan

 Terk edilmiş sarayın geniş avlusunda 200 öğrencinin Avrupa’nın çeşitli yerlerinden dünyanın tam da bu noktasına varmasını bekledik. 200 kişi! Bu kadar kalabalık bir yoga dersinde hayatta bulunmamıştım. Bu dersler nerede yapılacak, bu kadar insan nerede yatacak, ne yiyeceğiz diye kafam düşünmeye başlamıştı bile. Yoga, “zihinsel dalgalanmaların dinginleşmesi” ise ben bunun dünyada olabilecek en zıt noktasındaydım.

 Halbuki Londra’da güzel bir nehir kıyısı semtindeki bal dök yala, pırıl pırıl ashramımızda meditasyonlarkirtanlarfelsefe dersleri ne kadar da güzeldi. O kadar huşu içinde eşlik ederdim ki neredeyse aydınlanmaya, Samadhi‘ye her an girebileceğimi ve gerçek bir Yogini olduğumu hissederdim. İç mimarisi huzurlu, keyifli ve güzel taze çiçeklerle süslenen yoga salonlarımızda bedenim yoga asanalarına eforsuzca girerdi. Koşulsuz sevginin olduğu yoga ailemizde kendimi güvende, sevgi dolu hissederdim.

 Odalarımıza yerleştik. Üç Alman ve ben bir odayı paylaşıyorduk. Saray çok eskiden terk edilmiş olsa da bölgeden geçen yoga hacıları ücretsiz kalsın diye odalara bolca yataklar atılmıştı. Başka da bir şey yoktu. Bize verilen battaniyenin en son ne zaman yıkanmış olabileceğine kafayı takmadım; ama tuvalet meselesini görünce beni aldı bir kaygı. Oda arkadaşlarıma ne yapacaklarını sordum. Türklerden hiç hazzetmeyen bir tanesi dönüp bana “Biz şikâyet etsek neyse… Ama sizin ülkenizde zaten tuvaletler bundan daha mı iyi ki?” deyince iyice yelkenleri suya indirdim. Hayatta ilk kez ırkçı bir ayrımcılıkla karşılaşmıştım.

 İki haftayı son derece itina ve gayret ile her günü atlatmaya çalışarak geçirdim. Sabah 4’te meditasyona kalkıyorduk ve akşam 10’da yatana kadar dersler devam ediyordu. Ders programı çok yoğundu ama ben tüm kursları zaten tamamladığımdan pek yeni bir şey öğrenmiyordum. Doğru eğitimde olmadığıma emindim. Diğerlerinin çoğu yoga hakkında pek de fikir sahibi olmayarak gelmişlerdi, bunu da anlamıyordum. Üstelik yoga sakinlik, dinginlik gerektirirken; sürekli gürültü ve kalabalık… Hiç kişisel alanım kalmamıştı. Hasta numarası yapıp bir akşam dersini astım ve kulaklarıma tıkaç tıkayıp tek başıma odada yattım. Kafam ve duygularım çok karışmıştı. Üstelik diplomayı alabilmek için bir yoga dersinin yarısını vermek gerekecekti. Ve çoktan unuttuğum bir olay birden aklıma geldi. Londra’da üniversitede önemli bir sunum sırasında bir kez tuhaf bir panik atak geçirmiştim. Tekrarlayacağı korkusu üzerime üşüştü. Yoga eğitmeni filan olmak istemediğime artık emindim. Tüm bunlar üst üste gelince eğitimi yarıda bırakıp kaçmaya karar verdim.

 “Bunlara katlanmak zorunda değilim. Bitsin artık bu çile!” diyordum. Ama ne dönüş biletim vardı ne de dönecek bir evim. Hindistan benim evim olacaktı, hayallerim böyleydi. Terastan Yamuna nehrine bakıp düşünürdüm. Hayat bana büyük bir oyun oynamıştı. Samadhi‘yi ve Prem‘i ararken dünyada bunlara benden daha uzak bir kimse var mıydı? Bütün egom, varoluşum, hayallerim, yolculuk coşkum çökmüştü. Londra’daki bildik, mutlu, kendi hayatıma geri dönmek istiyordum. Ama o hayatı da kendi isteğimle bozmuştum; artık ev diyebileceğim bir yerim, hiçbir eşyam, ait olduğum bir iş veya hiçbir sıfatım yoktu.

 Tam kaçma planları yaparken aniden başıma bir şey geldi! Meyve almaya pazara gidecektim. Sarayın merdivenlerinden indim ve 200 çift ayakkabı içinden kendi ayakkabılarımı aradım. Hindistan’a tezat duran beyaz Nike’larımı… Her gün kendimizinkileri bu yığın içinde buluyorduk. 4-5 kez gittim geldim, kenara köşeye baktım. Ve yok yok… Saray bahçesinin her yanında maymunlar cirit atıyor ve muz karşılığında çaldıkları gözlükleri, salları değiş tokuş ediyorlardı. Eli bambu sopalı maymunları korkutan bahçe görevlilerine sordum. Ama maymunlar çalsa tekini çalardı. İkisi birden yok olmuştu.

 O anda bir şey oldu. Avluda durdum. Oturdum. “Hindistan’a geldim ve Hindistan’a değmemeye çalışıyorum!” dedim. Hem fiziksel hem de sembolik anlamda. Gerçekten de gerekmedikçe ellerimi bir yere sürmemeye gayret ediyordum. Sıkça ellerimi yıkıyordum ve ayaklarımı ayakkabılara saklıyordum. Daha önce yaşamadığım bir temizlik obsesifliği ile tanışmıştım. Ama bunun fiziksel riskten daha çok psikolojik bir “kendini koruma güdüsü” olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştim. Bu ultra konforsuz ortamda ayakkabılarımın çalınması, tutunmaya çalıştığım son güven noktalarımdan birini de çökertmiş. Sanki tümden çıplak ve savunmasız kalmıştım. Hayat bana ”sen kendini korumaya çalıştıkça, ben seni daha da sınayacağım” diyordu. Ayakkabılarımı hayat benden aldığında, moralimin bozulacağını sanırken tersine içimde aniden bir açılma, bir özgürleşme oldu. Bir anda enerjimde, kafamda bir şey yer değiştirdi. Kabuğum tümden kırılmıştı ve öncesinde çatlak kabuğuna saklanan ürkek civciv gibiyken, dışarı çıkınca aslında sevinç duydum.

 Mutlu ve neşeli hissetim birden. Gittim pazara ve kendime bir çift dandik terlik aldım. Yol üstünde bir terzi barakasına girdim ve seçtiğim parlak yeşilli bir kumaştan kendime bir kurta (gündelik Hint entarisi) siparişi verdim. Ve dönüş yolunda rastladığım aynı eğitimdeki ünlü Fransız aktör çocuğun bana dönüp “Bu pazara gidip gelirken ömrümün yarısı tükeniyor!” lafına sadece güldüm geçtim. O öğlene kadar ben de öyleydim 🙂

-3-

Akşamüstü eğitime ünlü bir müzisyen ve yazar olan Venugopal Goswami geldi. Kendisiyle daha önce Londra’da tanışmıştık. Çok etkileyici bir ses ve olağanüstü bir müzisyen. Onun sesiyle kalbim tekrar coştu. Gece bana kitabını imzalayarak hediye etti.

Açıp baktım “Dear Ürün, Flow Like a River in India” yazıyordu.

Bunu evrenden bana bir mesaj olarak algılamayı seçtim. “Tamam. Hindistan’da bir nehir gibi özgür akacağım” dedim 🙂

 Birkaç gün sonra ilk yoga dersimi vermem gerekiyordu. Meditasyonlar yaptım ve hep dedim ki “Beni bu tuhaf hayatta yogaya getiren enerji ne ise, bu dersi ben değil o enerji versin. Ben sadece bir araç olayım ve Yoga enerjisi lütfen benim üzerimden aksın.” Bu hisse güvendim. Ve ders harika geçti. Edilen teşekkürlerden hiçbirini üzerime almadım. Kendime pay çıkarsam bir sonraki yoga dersimi veremeyeceğimi aynı başarı/başarısızlık kaygısının üzerime geleceğini biliyordum. Yoga, benim panik atak riskim yüzünden (sayesinde) kendimin ötesinde bir şeyle bağlantı kurmamı zorunlu tutmuştu. O gün bugündür de bu hisle ders veriyorum. 

 Kaçmak için planlar yaptığım eğitimi tamamladım, diplomamı aldım ve bir ömür gibi geçen bir ayın sonunda bu kıraç orta çağ kasabasından Hindistan’ın dünyalar güzeli yerlerine doğru yola çıktım. En yakın arkadaşım Elif ile güneyde buluştuk ve tropikal Kerala, Goa, Mumbai, begonvilli sokaklarıyla Pondicherry, hayallerimdeki mistik Hindistan’ı bulduğum Shiva’nın şehri Varanasi, Rishikesh, Himalayalar hepsini gördük. Yaklaşık 6 ay boyunca Hindistan’da neşeli bir nehir gibi aktık. Beklentiler ve kontrol etme isteği içimizde olmadan.

Bundan sonra her sene çok özleyerek ve heyecanla Hindistan’a geri döndüm. Bu muhteşem ülke beni hep besledi, büyüttü. Upuzun yolları Hint trenlerinde kat ettik. Bir terlikle, iki elbiseyle kıta gibi ülkeyi aylarca dolaştık. Dökülen bungalovlarda ve kimsenin bilmediği ashramlarda kaldık. Ellerimizle nefis yemekler yedik. Onlarca hayat hikayesi zenginliğimiz oldu. Ve bu deneyim sadece orada kalmadı; hayatta ne zaman derin bir rahatsızlık, kuvvetli bir fiziksel/duygusal/zihinsel kitlenme, bir sarsıntı hissetsem bunun bir dönüşüm noktası olduğunu tanımamı sağladı. Blokajdan kaçmamayı, zor zamanlarda nefes almayı, farkındalığın gücünü bir hayat pratiği olarak tanıttı.

 Şimdi aradan 10 seneden fazla geçmiş. Bugünkü bildiklerimle geriye dönüp bakıp “Niye o kadar sarsıldın ki! Bak hayat kendi içinde gelişti işte. Ama iyi ki ayakkabıların çalınmış, iyi ki kaçmamışsın” demek istiyorum. 🙂 O ilk ayı unutmam mümkün değil. Yoga‘nın dönüştürücü gücü ile beni tanıştıran ve kendimin bile bilmediği korkularımı bana gösteren, saklandığım konfor alanlarını kıran ve beni hayata, özgürleşmeye davet eden o ilk bir ay için bugün yoga yolculuğumun en önemli zamanlarından biriydi diyebilirim. Bana bunu en güçlü şekilde ilk kez Hindistan göstermişti; ama inanıyorum ki nerede olursa olsun aslında her farkındalığı destekleyen yoga dersi, aynı içsel özgürleşme potansiyelini bir tohum olarak sunuyor.

 Bütün bunlar, seneler sonra tanıştığım Pema Chödrön‘ün mükemmeliyet üzerine söylediklerini aklıma getiriyor:

 “Sanki yeterince meditasyon yaparsak veya spor/yoga yaparsak veya sağlıklı beslenebilirsek neredeyse hayat mükemmel olacak. Ama hayata açık birinin gözünden bu aslında cansızlaşmaktır. Sürekli güven ve konfor ihtiyacında olmak bir anlamıyla hayatın olasılıklarına kapanmaktır. Taze hava giremez. Deneyimimizi kontrol etmeye çalışarak aslında anı öldürüyoruz. Bu daha baştan bir yenilgidir, çünkü er ya da geç kontrol edemediğimiz bir şey başımıza mutlaka gelir: evimiz yanabilir, bir sevdiğimizi kaybedebiliriz veya en basitinden birisi yeni beyaz elbisemize domates suyu döker…

 Yaşamın özü iniş çıkışlı olmasıdır. Bazen tatlıdır, bazen ise acı. Bazen bedeniniz kasılır ve bazen de rahatlar, açılır. Bir gün başınız ağrır ve ertesi gün yüzde yüz sağlıklı hissedersiniz. Farkındalığı yüksek bir perspektiften bakınca, bütün açık uçları bağlayıp sonunda hayatı toparlamaya çalışmak bir çeşit cansızlaşmadır. Çünkü bu, temel yaşam deneyimlerinin birçoğunu reddetmek demektir. Hayata bu bakış açısında agresif bir şeyler vardır, bütün pürüzleri düzeltmeye çalışıp mükemmel olmasını istemek…Tamamıyla canlı ve insan olmak ve tamamen farkındalığa açılmak yuvadan atılabilmeyi gerektirir. Tüm açıklığıyla yaşamak her anı taze ve yeni bir bilinçle deneyim edebilmektir.

-Ürün Kurtiç

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Hypnoskop - En iyiyi yaşamaya başlayın

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul Et

error: İçerik korunmaktadır !!